2oL2. Çocuğum söz dinlemiyor...Sürekli şikayet edip huzursuzluk çıkarıyor...İstekleri bitmiyor...Sırasını beklemeyi bilmiyor...İsteklerini hep bağırarak ve ağlayarak söylüyor...Yerinde duramıyor, bazen tehlikeli hareketler yapıyor...Odası darmadağınık ve hiç toplamıyor...Çok yaramaz...Sürekli bir şeyler almak istiyor, almazsam tutturuyor...Ona bir şey yaptırmam mümkün değil...Kurallara uymuyor...Kardeşiyle sık sık tartışıyor/kavga ediyor...Okuldan şikayetler bitmiyor...Masada oturup yemek yemiyor...Arkadaşları ile problem yaşıyor...TV/Bilgisayar başından kaldıramıyorum...Davranışları ile beni rezil ediyor...Uyuması, giyinmesi, banyo yapması her gün problem...Yukarıdaki şikayetler günümüzde birçok anne-babanın artık neredeyse sıradanlaşmış şikayetleri. Siz de etrafınızdaki çocukları incelediğinizde yukarıdaki listeden maalesef en az 3-4 tanesini sık sık görebilirsiniz. DAVRANIŞ PROBLEMİNİN ALTINDA YATAN SEBEPLERBunlar sıradan ve tipik çocuk davranışları gibi gözükebilir. Oysa hiçbiri normal davranışlar değil. Eğer çocuğunuzda dikkat bozukluğu, duygu durum bozukluğu, gelişimsel bozukluk veya bir sağlık problemi yoksa, bunlar davranış problemidir. Fiziksel ve ruhsal bir problemi olmadığı halde bu şekilde davranan çocuklar, çeşitli nedenlerden dolayı “yanlış” davranmayı öğrenmiştir ve doğru yönlendirildiklerinde tekrar doğru ve toplum kurallarına uygun şekilde davranmayı davranışların ortaya çıkması ve devam etmesi birçok faktöre bağlıdır1- Çocukla ilgili faktörler ◊ Çocuğun mizacı ◊ Çocuğu karakter özellikleri 2- Anne-baba ile ilgili faktörler ◊ Anne-babanın kişilik özellikleri/mizaç Düşük tolerans, olgunluk seviyesi, katı kuralları olması, çabuk kızma◊ Anne-babanın stres seviyesi◊ Anne-babanın psikolojik bozuklukları Depresyon anne depresyonu ile çocuklarda görülen davranış problemleri arasında güçlü bir bağ olduğu söyleniyor, dikkat bozukluğu, bipolar bozukluk, bağımlılık3- Ev/aile hayatında ve koşullarında mevcut olan faktörler◊ Evlilik içi problemler◊ Anneanne-babaanne-dede gibi diğer yakın aile üyeleri ile ilgili problemler◊ Boşanma/ayrı evler◊ Fiziksel hastalıklar◊ Ekonomik sıkıntılar, anne-babanın işsizliği Bu gibi sorunlar anne-babada kızgınlık, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygulara neden oluyor. Çocukların ihtiyaçlarına karşılık verecek duygusal ve fiziksel kaynaklar olamıyor. Kendi problemleri ile baş etmeye uğraşan anne-baba, çocukların eğitimine ve disiplinine zaman ve enerji harcayamıyor. Bu, çocukların daha “zor” olmalarına yol açıyor ve bu da anne-babaların daha da zorlanmaları anlamına BU SORULARI SORUNÇocuklarınız ile problemler yaşıyorsanız ve neden çözemediğinizi anlayamıyorsanız öncelikle kendinize aşağıdaki soruları sorun. Eğer bu sorulara olumlu cevaplar veriyorsanız, öncelikle kendi problemlerinizi halletmeniz gerekir1- Herhangi bir sağlık problemi yaşıyor musunuz ve bu durum çocuklarınızla ilişkinizi olumsuz etkiliyor mu?2- Ailenize yakın bir kişi bir sağlık problemi yaşıyor mu? Onunla vakit geçirmeniz ve enerjinizin çoğunu o kişiye harcamanız gerektiği için çocuklarınıza az zaman ayırmak zorunda kalıyor musunuz?3- Evliliğiniz içinde problemler yaşıyor musunuz?4- Finansal problemler yaşıyor musunuz? 5- Aile içindeki diğer bireyler arasında tartışma, kavga, gerginlik oluyor mu?6- İşyerinizde sıkıntılar yaşıyor musunuz?7- Psikolojik sıkıntılarınız var mı? Kaygı, takıntı bozukluğu, depresyon, alkolizm, uykusuzluk, öfke kontrol problemi, dikkat bozukluğu vs.8- Eşinizin ailesi ile problemler yaşıyor musunuz?9- Yeme içmeniz düzenli ve sağlıklı mı, yoksa bu alanlarda problemleriniz var mı?10- Uyku probleminiz var mı?11- Hayatınızdaki memnun olmadığınız ama buna rağmen değiştiremediğiniz durumlar yüzünden stres, gerginlik, hoşnutsuzluk, sıkıntı yaşıyor musunuz?12- Uzun saatler çalışmak zorunda kalıyor ve eve çok geç saatlerde geliyor musunuz?13- Hayata karşı kızgın, umutsuz musunuz?14- Spor, hobi, sanat gibi boş zamanlarınızda yapabileceğiniz aktivitelerden uzak mısınız? Kendinize zaman ayıramamaktan şikayetçi misiniz?15- Aile içindeki sorumluluk ve iş dağılımının adil olmadığını düşünüyor musunuz?16- Mükemmeliyetçi ve katı mısınız? Beklentileriniz çevrenizdeki insanlar ile ilişkilerinizde problemlere yol açıyor mu?17- Aile içinde şiddet var mı?ÇOCUKLA BAŞ EDEMEMEK EBEVEYNDE STRES YARATIYORÇocuklardaki davranış problemlerini çözebilmek mümkün ama bunun için anne-babaların çok bilgili ve her şeyden önce ruhsal ve bedensel açıdan çok sağlıklı olması taraftan, çocukları ile baş edemeyen anne-babalar stres, kaygı, kızgınlık, çaresizlik gibi duygular yaşıyor ve bu duyguları yaşarken çocuklarına yardım etme, destek verme gücünü gösteremiyor. Hatta çoğu, çocuklarından uzaklaşıyor, problemleri görmezden geliyor ya da beraber olmaktan kaçınıyor. Doğal olarak bu da çocukların problemlerinin daha da şiddetlenmesine yol açıyor.
Çocuklu mu çocuksuz mu? Hassas bir konu. 40 yaşına merdiven dayamış çocuksuz kadınların ellerini başlarının arasına alıp muhakkak bir defa düşündükleri konu. Karar verecek olan sanki bizlermişiz gibi eksileri artıları önümüze döküp de hesaplar yapmaya çalıştığımız şu mesele. Anne olmak isteyen kadınların kararlılığına hayran oluyorum. Onlardan olmadığımı baştan söyleyeyim. Henüz !yaş 38! anne olmaya dair bir istek duymuyorum içimde. Sadece entellektüel bir merak Bey ile benden nasıl bir şey çıkar? , epeyce korku ya ileride pişman olursam?, ve eksik kalma endişesi varoluş tecrübesi üremeden tam sayılır mı? ile arada sırada “evet, evet, muhakkak yapmalı bir bebek” diye düşündüğüm oluyor. Hormonlarım da hiç bir yaşımda azıp da, beslemek, bakmak, sevmek istiyorum demediler. Muhtemelen yüce bir blok var önümde. Sırf bu bloku aşmak için anne olmak? Gerçek dönüşüm, tamama erme ancak o yeni insanı içimden çıkarınca gerçekleşecek belki. Muhtemelen. Yani hayatımda minicik bir boşluk, bir tatminsizlik, bir lokma can sıkıntısı olsaydı, derhal onu o yeni insanla doldurabilirdim. Oysa ki ben öyle tamam hissediyorum ki kendimi. Dünyanın en iyi öğrencilerine sahip olduğumu düşünüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama karşıma öyle olağanüstü azimli, parlak, çalışkan, akıllı, yetenekli ve iyi kalpli öğrenciler çıkıyor ki, daha sabahın 830’unda, işim bitmiş eve dönerken şükretme seanslarım başlıyor. Sonra yazmak var. Yazmak için okumak var. Odalara kapanıp saatlerce çıkmamak var. Kucağıma kediyi alıp örgü örerek yağan karı seyretmek, kafamda yazdığım bir bölümü, kalkıp bilgisayara geçirmek var. Kendi yogam, öğrencilerim ve yazım…Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey bu. Tabii bir de bizim Bey var. O da benim gibi sessiz sakin, yan odada oturur, kendi işlerini görür. Ben mutfağa giderken iki üç laf ederiz, illa ki you tube’dan bir şeyler göstermek ister, ben “aman yok, şimdi dağılmasın dikkatim, sonra bakarım” deyip kapanırım yine. Akşam olunca çıkarız bir yemeğe, bir film seyrederiz, erkenden uyuruz. Bir üçüncü aramıza girsin ister miyim? Bugün öğrencilerime söylediğim gibi, bütün bu saydıklarım gelir geçer. On yıl sonra bu yazdıklarıma bakar bakar gülerim. Belki çocuğuma okuturum, o kızar bana. Ben başını öperim. “İnsan böyle bir şey evladım, ne dersen de, ben kendimi en iyi kendim bilirim, deme,” derim. En iyi arkadaşım olur o benim. Olur mu acaba? Bir köpeğe bile bakamadım ben. Sandens Kamp’a bıraktım. Üstelik ne çok severim, ödüm kopar başına bir şey gelecek diye. Ya çocuğuma da bakamazsam? Çocuklarını terk edip giden annelerden olmayayım sakın? Onlar da kendilerinin “öyle” kadınlar olduklarını bilmiyorlardı herhalde terk edip gidene kadar. Ya ben de öyleysem? Kafamda öyle çok mekanizma var ki. Hepsi dişli, çarklı, diskler gibi dönüyorlar. Hakiki Rolex gibi kafamın içi Senin hayatına özenen onca çocuklu arkadaşın varken, Senin onların hayatına özendiğin bir başkası var mı? Ama cevabı derhal hazır. Bir yerde okuduğum bir metin Çocuk sahibi olmak orgazm olmak gibidir. Yaşamadan ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olamaz. İyi mi! Çocuk Olmak da Ne zor iştir ya!
Çocukların geniş hayal dünyalarında neler yaşadığını tahmin etmek zordur. Ama yaşadığı korku ve kaygılarla baş etmesine yardımcı olabilirsiniz. Giriş Tarihi 0957 Son Güncelleme 1116 Bir sabah uyandığımda o günün bizim için diğer günlerden farklı başladığını, 5 yaşındaki oğlum Mehmet Can'ın yatağından ağlayarak uyanmasıyla anladım. Sürekli olarak ağlıyor, kendisini korumadığımız için bizi suçluyordu. Olayın nedenini anlamak için soru sorduğumuzda ise aldığımız cevap, yine ağlama yoluyla oldu. Rüyasında sarı gözleri olan bir hayalet gördüğünü söylemesi uzun sürse de, ağlamasının kaynağını sonunda anladık. Evimizde canavarların yaşadığı yetmezmiş gibi bir de onlara hayalet dahil olmuştu. Hayatımız artık daha da farklı bir hal almaya başladı... Mehmet Can bu durumdan o kadar çok etkilenmiş olacak ki okula gitmek istemiyor, geceleri yatağından kalkıp yanımıza geliyor, bizimle uyuyor ve bizden ayrılmak istemiyordu. Biz de geceleri rahat uyuması ve korkusunu yenmesine yardımcı olmak için, odasına bir gece lambası aldık. Daha sonra izlediği bazı çizgi filmleri izlemesine uzun bir süre ara verdik. Tabii tüm bunların nedenlerini açıklayarak yaptık. Bütün bu çözüm yollarının ardından yavaş yavaş değişim başlamıştı. Artık ağlamıyor ve kendi yatağında yatıyordu. Tabii hala arada kaçamakları oluyor… Benim oğlumla ilgili yaşadığım bu deneyimin bir benzerini birçok anne-baba gibi sizler de yaşayabilirsiniz. Çünkü hemen her çocuk, gelişim dönemleriyle paralel olarak çeşitli korkular yaşıyor. Çocukların her yaş döneminde farklı tür korku ve kaygı sorunları yaşayabildiklerini belirten Psikolog Şebnem Orhan, bu konuda sizlere çözüm önerileri sundu. Uzmanımızın önerilerinin, çocuğunuzun korku ve kaygı sorunlarıyla baş etmenizde size yol göstermesini umuyoruz. Korku, insanoğlunun en doğal duygusu Korku ve kaygılar, insanoğlu için tehlikeyi önceden tahmin etme ve bunun için önlem alma becerisini geliştirmiştir. Canlı hayatın en doğal duygusudurlar. Korku duygusu karşısında insan kendini güvende hissettmez, bir yere ya da bir kişiye sığınarak kendini korumaya çalışır. Erken dönemlere ait bu kendi kendini koruma mekanizması duyguların, iç dünyanın genetik aktarımı ile nesilden nesle geçen bir miras niteliğindedir. Korku ve kaygı; kalp atışlarında artma, kas gerginliği, kaçma eğilimi gibi dışavurumlardaki benzerlikler nedeniyle birbiriyle karışabilir. Örneğin; bir ayının saldıracağına dair düşünce korku duygusu yaratır. Sınav esnasında başarısızlığa uğrayacağı düşüncesi ise kaygı duygusuna neden olur. Eğer kişi olaya fiziksel bir risk ya da tehdit anlamı yüklüyorsa korku, kişiliğine bir risk ya da tehdit anlamı yakıştırıyorsa kaygı duygusundan bahsetmek mümkündür. Korkunun kaynağı, kişi tarafından fark edilen, tehdit edici bir uyaran olarak bilinçli bir biçimde algılanabilirken, kaygının kaynağını belirlemek ve gerçekçi bir tutum takınmak her zaman mümkün değildir. Çocuklar ve korkuları Çocuklar yaşamlarının daha en başından itibaren korku ve kaygı ile karşılaşırlar. Çocuklar için bütün tehditler kendilerinin varoluşlarına, yaşamlarına karşı olan birer tehdit olarak da algılandığı için kaygı ve korku ifadeleri bir arada kullanılır. Yapılan araştırmalar; anne karnından itibaren bebeklerin, çevresinde olup bitenlerden etkilendiğini ve bu yaşantılara çeşitli tepkiler verdiğini gösterir. Anne karnındaki yedi buçuk haftalık bir bebeğin bile, yüksek ses gibi kendisine göre beklenmedik, tehlikeli bir uyarana kafasını geri çekme, vücudunu germe gibi tepkiler verdiği ultrason görüntülerinde görülmektedir. Bebeklerin doğuştan getirdikleri mizaç özellikleri kaygı yaratan durumlara verdikleri tepkilerin farklılık göstermesine neden olur. Doğuştan itibaren daha çabuk uyarılan, hassas bebekler daha yoğun tepkiler verirken, uyaran kalkanı daha kalın olanlar, böylesi durumlarla daha az tepkisel olabilir. Dolayısıyla rahatsız olma eşiği ve buna eşlik eden rahatlama düzeyi ve şekli farklı olabilir. Anne, bebeğinden gelen bu ağlama tepkilerinin önce ne anlama geldiğini anlamaya, daha sonra da bebekte kaygı uyandıran durumu ortadan kaldıracak uygun girişimde bulunarak bebeğini sakinleştirmeye çalışır. Bebeğinin hissettiği kaygıyı onun adına kelimelere dökmesi, onu rahatlatan yaklaşımı, ses tonu ve ifadesi bebeğin bu duyguların baş edilebilir olduğunu içselleştirmesine yardımcı olur. Korkular, anne karnında başlıyor Çocukların gelişimleri süresince belli yaş dönemlerinde yaşadıkları farklı korkuları vardır. Bebekler, 4-6 haftalık olduğunda anne-babalarını diğer insanlardan ayırt etme tepkileri vermeye başlarlar. Yapılan araştırmalar, 1 aylık bebeklerin anne babaların yüzlerini, seslerini ve davranışlarını diğer insanlardan ayırt edebildiğini gösterir. Tanıdıkla tanımadık arasındaki bu fark 5-6 aya doğru yabancı korkusuna neden olur. Bebekler bilinç düzeyi artıp yenilikleri daha çabuk fark ettikçe tepki verirler. Henüz nesne sürekliliği olmadığı için, bir eşyayı ya da kişinin kendisini görmediğinde de var olmaya devam ettiğini düşünemez. Yani, bir kişiyi düzenli olarak görmüyorsa kendisi için yabancı olur. Dolayısıyla eve arada sırada gelen aileden birine bir yabancı gibi davranabilir. Sadece yanından yabancı birisinin geçip ona gülümsemesi bile bebek için tehdit edici olarak algılanabilir. Bu nedenle alışma sürecinde bebeğin sakinleşip kendisini hazır hissedene kadar kucakta kalması, onun yeni deneyimlere karşı güvenini arttıracaktır. Kısa zamanda bu durumlarla nasıl baş edeceğini öğrenecek ve bu korkusunu aşacaktır. Yabancı kaygısı zaman içinde biraz daha azalmış gibi görünse de bebeğin yürümeye başlaması ve özgürce dilediği yerlere gidebilmesiyle, yabancı ortamlara ve insanlara karşı tepki göstermesi tekrar ortaya çıkar. Korkularının farkında olun Okul öncesi dönemde, çocuklar gerçek duygularını dile dökmekte ve bunların farkına varıp baş etmekte özellikle zorlanırlar. Oysa bu dönem, çocukların duygularının en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Çoğu zaman anne babalar yaşanan olayları, konuşulanları, seyredilen filmleri, vs.'yi çocuklarının duymadığını, farkında olmadığını ve anlamadığını düşünürler. Ancak çocuklar etraflarında olan biten her şeyin farkındadırlar, sadece duydukları ve gördükleriyle ilgili kendi başlarına baş edecek donanımları yoktur ya da ifade edemezler, ancak davranışlarıyla gösterirler. Çevresindeki yetişkinlerin görevi, çocuğun kaldıramayacağı durumlarla karşılaşmasını önlemek, eğer karşılaşıyorsa da bu durumu yok saymak yerine çocukla konuşmak, onun olası hislerini çocuğu adına ifade etmektir. Duyguların sözel olarak ifade edilmemesi, onların olmadığı anlamına gelmez. "Korkacak bir şey yok" demek yerine korktuğunun farkında olduğunun çocukla paylaşılması ve çocuğun ihtiyacına göre ona destek sağlanması gerekir. Beklenmeyen durumlar endişelerini tetikler Çocuklar 2-3 yaşından itibaren dili daha iyi kullanırlar ve sosyal ortamda kendilerini ifade becerileri de kazanırlar. Doğum günü, tiyatro, restoran gibi kalabalık ve gürültülü ortamlara, çocuklar olsa dahi girmekten çekinebilirler. Genellikle beklenmeyen durumlar çocukların endişelerini tetikler. Bu nedenle böyle bir ortama götürmeden önce ona nasıl bir ortamla karşılaşacağını, kimleri göreceğini anlatmak biraz olsun endişesini azaltabilir. Kendisinin çok sevdiği küçük bir oyuncak veya bir eşyayı ona eşlik etmesi için vermek sizden uzakta sizi temsil eden bir destekle kendisini tek başına hissetmemesine yardımcı olur. Böyle ortamlarda gruba katılması için çocuğu zorlamamak, ve baskı uygulamamak gerekir. Çocuk kendini hazır hissettiğinde gruba yanaşacak ve oyuna katılacaktır. Gitmeyi planladığınız restoran ya da tiyatroda çocuğun sinyallerini takip etmek, huzursuzluğunun baş edilenden fazla olmamasına dikkat etmek gerekir. Korkuyu yetişkinlerden de öğrenirler... Çocuklar gerçekleri yetişkinlerden farklı yorumlarlar. Bazen gerçek dünyadan bazen de hayal dünyalarından oluşturdukları şeyler korkularının kaynağı olabilir. Çocukların da tıpkı bizim gibi kendilerine ait bir iç dünyaları ve fantazileri vardır. Bu yüzden her çocuğun farklı korkuları ve farklı tepkileri olabilir. Yanlış yaptığında bağıran babadan korkmak, oyunda dinazordan kurtulmaya çalışan bir geyik olarak canlanabilir hayalinde... Kendi agresif dürtülerinin farkına vardıkça dış dünyaya yansıtarak çevrelerindeki diğer canlıların saldırganlığından korkmaya başlayabilir. Özellikle de 3-6 yaşlarında bir köpek, bir hayvan veya tanımadığı bir insandan korkabilirler. Örneğin, köpeklerin veya böceklerin kendilerini ısırmasından korkabilirler. Yaklaşırken daha temkinli olurlar ve güvendikleri kişinin onayını almaya ihtiyaç duyarlar. Bu gibi durumlarda yetişkinin rolü de önemlidir. Benzer konularda korkuları olan yetişkinleri gözlemliyor olmak, çocuğun başlangıçtaki doğal ve var oluşuna ait tetikte olma halinin devamlı ve şiddetli olmasına neden olur. Unutmamak gerekir ki; çocuklar kendisine söylenilenlerden belki de daha fazla gördükleri ve gözlemlediklerinden öğrenir. Gerçekle hayal dünyasını karıştırırlar Bazı anne-babalar, 3-6 yaş dönemindeki çocuklarının kendi başına uyumakta zorlandığını, gece yarısı karanlıktan veya korkulu bir rüyadan korktuğunu belirterek yanlarına geldiklerini söylerler. Okul öncesi dönemde çocuklar gerçekle hayal dünyasını birbirinden tam olarak ayırt edemez. Bu yüzden cadılardan, hayaletlerden, gördükleri kabuslardan, kuklalardan veya televizyon kahramanlarından korkarlar. Gün içerisindeki gerginlikler kabus olarak ortaya çıkar. Çocuk uykudan ağlayarak kalkıp, uyku uyanıklık halinde ağlamasına devam edebilir. Bu gibi ağlamanın yoğun olduğu durumlarda; çoğu zaman sözel iletişim en aza indirilebilir. Bunun yerine daha çok tensel temas, kucağa alma, sırtını sıvazlama, beraberce sallanma gibi bedensel destekler yardımcı olabilir. Kimi çocuk da hiç dokunulmak istemeyebilir. Burada önemli olan, ebeveynin kendi çaresizliğinin getirdiği öfkeyle değil, yetişkin olmanın getirdiği sükunetle yaklaşmasıdır. Bu gibi durumlarda ideal olanı anne babanın kendi yataklarına çocuklarını almaması, ancak çocuğun odasında sakinleşip tekrardan uykuya dalana kadar yanında eşlik etmesidir. Yine bu dönemde anne-babanın yatağının farklı bir anlamı vardır. Kendilerinin nasıl doğduğunu merak ederler, anne ya da babalarıyla evlenmenin hayalini kurarlar. Dolayısıyla da anne-babalarının yalnızken ne yaptığını merak edip, onun bir parçası olmak isteyebilirler. Kendi iç dünyalarındaki bu merak ve istek, bir tarafıyla suçlu hissettirip bir cezanın geleceği düşüncesiyle, hayalet ya da cadıları bahane etmelerine neden olabilir. Bu nedenle evin çok güvenli olduğunu, hayaletlerin gerçek olmadığını söylemek çocuk tarafından kabul görmeyebilir. Bu gibi korkularla baş etmenin en kolay ve en iyi yolu oyunlardır. Oyunla, çocuklar korkularını dışavururlar, kendilerinde sıkıntı uyandıran durumları oyuna döküp, buradaki hayali durumlarla baş etmek için güçlenirler. Bu yüzden akılcı açıklamaların yanında onlarla oyun oynamak, hayaletlerin resmini yapıp üzerinde konuşmak etkili bir yoldur. Hazırlayan Şenay Çelik
Değerli Ziyaretçilerimiz ve Anne Adaylarımız. Sizler tarafından tarafımıza bir çok soru gelmektedir. Özelden gönderdiğiniz mesajları hızlı takip edemiyoruz ve moderatörlerimiz göremiyor. Soru ve sorunlarınızı lütfen forum bölümünden bizlere iletin ki hem moderatörlerimiz hem de uzmanlarımız rahatlıkla takip edip cevaplayabilsin. ANNEMCE FORUMA GİTMEK İÇİN TIKLAYIN Çocuğunu Kaybetme korkusu gibi hayalleri kurmak için belli bir neden gerekmez. Her an hayatımızı paylaştığımız eşimiz için korkarız. Gittikçe yaşlanan, bizi koruyan ve büyüten anne ve babalarımız için endişeleniriz. Ama yaşayabileceğimiz en büyük kabus henüz küçük ve korumasız olan, hayatı yaşamayan bebeğimizi kaybetme korkusudur. Uzmanlar birçok annenin sevdiklerini sıkıca tutmak istediklerini, onları sevgileriyle kuşatıp, kötülüklere karşı koruyabileceklerini sandıklarını belirtiyor. Onlara göre korku mantıksız bir duygu değildir. Birçok anne kendi kendine “Dikkatli olmalıyım, çocuğumu gözümün önünden ayırmamalıyım. Kendisine bakamadığı sürece ondan ben sorumluyum”, diye kendi kendilerine tembih edip dururlar. Uzmanlar “Çocuklarımızı sürekli kontrol altında tutamayız. İnsan olarak bunu yapabilecek durumda değiliz. Ama biz bunu kabul etmek istemeyiz. Çünkü modern ve teknolojik açıdan gelişmiş olan toplumumuz, Biz her şeyle baş edebiliriz’ diye kendini kandırıyor”, diyor. Eskiden elimizde olmadan meydana gelen olaylara “kader’ derdik. Ama günümüzde, artık kadere inananların sayısı gittikçe azalıyor. Güven duymalısınız Bu kaybetme korkusunun ne kadar yoğun yaşandığı kişinin hayat tecrübelerine ve psikolojik durumuna bağlıdır. Sevgi dolu bir ailede yetişen ve korunan biri hayata daha kolay güvenir. Ama küçükken ailesinin kendini sevip sevmediğinden emin olmayan ve boşanma tecrübesi yaşamış olan bir anne, insanlara ve dünyaya güvenmekte zorluk çekebilir. Tıpkı her şeyden korkan bir anne tarafından yetiştirilmiş bir kadının, tehlike her yerdedir’ mesajını benimseyip, hiçbir şeyden emin olamaması gibi. Koruyucu bir toplum, çocuğumuza karşı duyduğumuz endişeleri hafifletir. Uzmanlara göre, dışarısının güvenilir ve emniyetli olduğunu bilen bir anne, çocuğunu kolayca başkalarının sorumlulukları altına verebilir örneğin; öğretmene, okula ya da yuvaya. Bunu bilmek annenin korkusunu azaltır. Korkuyu yenebilirsiniz Günümüzde aile bağları şekil değiştirmekte. Birçok kişi meslekleri uğruna aile ve arkadaşlarını bırakıp, bir başka yerde yaşamak zorunda kalırlar. Geniş ailelerin de nesli tükenmektedir. Uzmanlar, “Bu yalnızlık duygusu nedeniyle kadınlar kendilerini sürekli birlikte oldukları eşlerine ya da çocuklarına adarlar. Bu da endişe ve korkuları artırır. Bu nedenle de birçok anne çocuğunu biraz özgür bırakıp, kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacağı yerde onu tamamen kısıtlar,” dedi. Sorumluluk duygusu ve aşırı koruyuculuk arasındaki dengeyi bulmanın mümkündür. Bunun için çocuklarıyla arkadaş olan annelerle iletişim kurumak, onlara sorular yöneltmek, fikir alışverişinde bulunmak yeterlidir. Onlardan, sizin eğitim şeklinizi eleştirmelerini isteyin. Ama her şeyden önce kaybetme korkusunu yenmelisiniz. Korku, gizlendiği sürece artar. Bu nedenle korkularınızı açıkça dile getirin. Onları içimizde saklamaktansa, hakkında konuşmak sizce de daha mantıklı değil midir? Gerçekleri olduğu gibi kabul edin Uzmanlara göre gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve onlara mantıklı tepkiler vermek gerekir. Böylece olacaklar daha kolay bir şekilde kabul edilir. Çocuğunun balkondan aşağıya düşeceğini hayal eden bir anne, balkon kenarındaki koruyucuları düşünerek rahatlayabilir. Önemli olan çocuğumuzun ne kadar sorumluluk sahibi, kendine güvenen ve başarılı bir birey olduğunu hatırlamak ve bunları gözümüzün önünde canlandırmaktır. Örneğin; merdivenleri tek başına inip çıktığı, sokakta bisikleti ne kadar iyi kullandığı, son muayenede doktorda ne kadar uslu olduğu gibi. Anneler aşırı koruyucu bir tutum sergileyip, çocuğun hayatını yaşamasını engellemek yerine, ona yeterli bir sorumluluk duygusu kazandırarak, kendi hayatını yaşamasına izin vermeliler. Hislerinizi saklamayın Mantık, kaybetme korkusunu yenmek için tek başına yeterli değildir. “Çocuğumu serbest bıraktığım halde, emin ellerde”, diyebilmeliyiz. Amacımız bu olmalı, çünkü başka bir şansımız yoktur. Kâbusların nedeni her zaman kaybetme korkusu değildir. Bazen de neden, ilişkilerden kaynaklanan olumsuz duygulardır. Bunlar annenin varlığını kabul etmek istemediği duygulardır. Anne, çocuğuna kızınca, çocuğu çok bağırınca sinirlerini bastırır. Kendine zaman ayıramadığı için üzgün olduğunu kabul ederek, anneliğine ihanet ettiğini, iyi bir anne olamadığını sanır. Haydi, o zaman, içinizde olan bu olumsuz hisleri dışarıya vurun… Annelerin çocuklarına karşı hissettikleri bu olumsuz duygular çok normaldir. Bu nedenle anne bu duygulan hissetme hakkına sahiptir. Eğer bunları bilinçli bir şekilde yaparsa, kabusları son bulur ve bir daha görünmez. Beyninizde canlandırdığınız bu şiddet resimlerinin nedeni ne olursa olsun, onlardan kurtulmaya çalışın. Yoksa peşinizi bir daha bırakmazlar. Çocuğunuz yanınızda ya da güvende olduğu halde kabus görmeye devam eder, aşırı koruyucu tutumunuzu sürdürür ve korkularınızı tek başınıza yenemezseniz, bir psikoloğa danışmalısınız. Çocuğunuz büyüdükçe ve geliştikçe korkular da azalmaya başlar. Ama kaybetme korkusu tam anlamıyla hiçbir zaman kaybolmaz. Özellikle de sevdiğimiz ve sevmesini bildiğimiz sürece. Sağlıcakla Kalın. Beğendiyseniz Yıldız Vermeyi Unutmayın!
sürekli çocuğuma birşey olacak korkusu